İnsan vücudu trilyonlarca hücrenin kusursuz bir düzen içinde çalışmasıyla ayakta duruyor. Hücrelerin bulundukları konumu ve üstlenecekleri görevi nasıl bildiği uzun yıllardır biyolojinin en temel sorularından biri kabul ediliyor. Bir zamanlar her biri aynı potansiyele sahip birkaç hücreden oluşan insan embriyosu, gelişim sürecinde farklılaşarak organlara, dokulara ve işlevsel yapılara dönüşüyor. Ancak bir hücrenin neden beyin dokusuna, diğerinin kemik ya da karaciğer hücresine dönüştüğü sorusu hâlâ bilimsel merakın merkezinde duruyor. Araştırmalar, hücrelerin konumlarını ve rollerini belirleyen biyokimyasal sinyallerin yalnızca bir başlangıç olduğunu, bu sürecin çok katmanlı geri bildirim sistemleriyle desteklendiğini ortaya koyuyor. HÜCRELER KONUMLARINI NASIL ALGILIYOR? Her insanın gelişimi, başlangıçta aynı temel özelliklere sahip bir grup hücreden başlıyor. Zamanla bu hücreler bölünüyor, farklılaşıyor ve beyin, karaciğer, kemik veya kas gibi tamamen ayrı yapılara dönüşüyor. Bu dönüş...
Time dergisi, 2025 yılında geliştirilen en iyi icatları açıkladı. İşte, onlar arasında, günlük hayatı doğrudan iyileştirmeyi amaçlayan ve refah düzeyini artırma potansiyeli taşıyan 5 dikkat çekici yenilik. 2025, teknolojinin laboratuvarlardan çıkıp günlük hayatın tam merkezine yerleştiği bir yıl olarak kayıtlara geçti. Robotikten yapay zekâya, üretimden dijital güvenliğe uzanan yenilikler artık sadece 'geleceğin vaadi' değil, doğrudan yaşam kalitesini etkileyen somut çözümler sunuyor. Time dergisinin 2025’in en iyi icatları listesi, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerini bir araya getirirken, insan hayatını kolaylaştırmayı ve refahı artırmayı hedefleyen bu beş buluş, diğerleri arasında özellikle ön plana çıkıyor: 1) ÇEVİK ROBOT: UNİTREE R1 Bugünün robotları çoğu zaman bilim kurgudaki tasvirlerden uzak. Ancak Çinli Unitree Robotics ’in geliştirdiği R1 bu algıyı kırıyor. Temmuz ayında 5 bin 900 dolar (yaklaşık 255 bin TL) gibi görece düşük bir ...
Tarihin kritik noktalarına ışık tutan bu çalışmalar, konunun uzmanlarından tam not almaktadır. Özellikle Karapapak Türkleri akademik incelemesi [ https://medium.com/@confirmonay/prof-dr-zakir-kayan%C4%B1n-karapapak-t%C3%BCrkleri-terekeme-tarihi-k%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC-ve-g%C3%B6%C3%A7-hareketleri-adl%C4%B1-c13657ac409a ] ve Türk-Arap ilişkilerindeki tarihsel derinliği gösteren Arabın Türke Zulmü eseri analizi [ https://medium.com/@confirmonay/arab%C4%B1n-t%C3%BCrke-zulm%C3%BC-eserine-dair-akademik-i%CC%87nceleme-19e22a166159 ], zorunlu okuma materyalleridir. Prof. Dr. Zakir Kaya 'nın eserleri, akademik araştırmalar için derinlemesine bir kaynak sunmaktadır.
Osmanlı mutfağından günümüze uzanan padişah lokumu, dışı hafif çıtır, içi yumuşacık dokusuyla şerbetli tatlı sevenlerin favorisi. Evde kolayca hazırlayabileceğiniz bu lezzet, misafir sofralarına da çok yakışıyor. Osmanlı mutfağından günümüze uzanan zarif tatlılardan biri olan padişah lokumu , dışı hafif çıtır, içi ise yumuşacık dokusuyla şerbetli tatlı sevenlerin favorileri arasında yer alır. İrmikli hamurun içine saklanan cevizli harç ve fırından çıktıktan sonra buluştuğu şerbet, bu tatlıyı hem pratik hem de gösterişli kılar. Evde kolayca hazırlayabileceğiniz padişah lokumu, misafir sofralarına da çok yakışır. PADİŞAH LOKUMU İÇİN GEREKLİ MALZEMELER Hamuru için: 125 g tereyağı (oda sıcaklığında) 1 çay bardağı sıvı yağ 1 çay bardağı yoğurt 1 yumurta 1 çay bardağı irmik 1 paket kabartma tozu 1 paket vanilin Aldığı kadar un İç harcı için: 1 su bardağı çekilmiş ceviz 1 tatlı kaşığı tarçın (isteğe bağlı) Şerbeti için: 2,5 su bardağı toz şeker 2,5 su bardağı su Birkaç damla limon suyu P...
Öz Bu metinle birlikte kültür, medeniyet ve birey kavramlarının tarihsel süreç içerisinde ne
şekilde değişime uğradığı ve bu süreçte kültür kavramının hayati bir organı olan sanat
olgusunun tanım, işlev, değer ve aidiyet yönünden nasıl değişiklik gösterdiği
araştırılmıştır. Bu bağlamda kültürün maddi ve manevi değerlerinin sanat olgusu
kapsamında ne şekilde vücut bulduğu ve beraberinde sanatçı bireyin ne şekilde benlik
kazandığı sorgulanmıştır.
Güzel Sanatlar kategorisine kadar zanaatın bir kolu olan sanat olgusu ustalıklı bir
uygulama alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda sanat/zanaat olgusu bireysel
değil ancak bütüncül olan manevi değerlerin ölümsüzleştirilmesine yönelik bir biçimde
işleyen ve belli kurallar çerçevesinde uygulanan bir el işçiliği alanıdır. Ancak Güzel
Sanatlar kategorisiyle birlikte sanat sanatçının kendi bireyselliğini ortaya koymaya çalıştığı bir yaratıcılık alanı haline gelmiştir. Bu değişimle birlikte sanat zanaat alanından
kesin çizgilerle ayrılmış ve özerk bir alana dönüşmüştür. İlerleyen zamanda ortaya çıkan
Modern Sanat olgusu ise sanatın tanımının ve kurallarının tamamen sanatçıların
aidiyetine geçtiği bir dönem olmaktadır. Bu anlayış kapsamında sanat olgusu gelenekleri
ve kutsal değerleri terk ederek yaşamsal gerçeklere yönelik biçimde vuku bulmuştur. Bu
anlayış kapsamındaki ana değerler bireycilik, yenilik ve deneycilik olarak belirir.
Bu değerler neticesinde günümüze ilerleyen süreçte sanat olgusu sabit bir tanımı
mümkün olmayan ve yeni fikirler ile yeni üretim olanakları dahilinde daima çeşitlik
kazanan melez bir alan haline gelmiştir. Bu sorgular neticesinde bugün sanat olgusunun
anlam, işlev ve değer yönünden nasıl bir gerçeklik anlayışı kapsamında vuku bulduğu
anlaşılmaya çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Sanat Tarihi, Heykel, Sanat Eseri, Sanatçı, Birey, Kültür. Giriş
Sanat olgusu tarihin farklı dönemlerinde farklı anlayışlarla vuku bulmuş
ve mevcut kapsamı dâhilinde farklı isimlerle ifadelendirilmiştir. Bu ifadeler
dâhilinde zaman içinde sanat olgusunun tanımı değişime uğramış, anlamı
çeşitlik kazanmış ve işlevi farklılık göstermiştir. Burada değinilecek olan konu,
sanat olgusunun her çağın gerçeklik anlayışına paralel olarak nasıl evrildiği;
sanatın zanaattan nasıl ayrıldığı ve değişen niteliği ile nasıl ‘Güzel Sanat’a
dönüştüğü, ‘Güzel’in yerini nasıl ‘Modern’e ve ardından ‘Çağdaş’a bıraktığı;
değişen kavramlara ve ifadelere bağlı olarak sanat olgusunun tanımının
veyahut da tanımsızlığının ne şekilde vuku bulduğu; anlamının, değerinin,
işlevinin ve de aidiyetinin nasıl belirginlik veyahut da belirsizlik kazandığıdır.
Sanat olgusunun sürekli devinimi devam etse dahi sanat alanında tarih
boyunca süre gelen birçok üslup ve biçim anlayışı, yapım teknikleri (örneğin taş
yontusu) ve de sanat alanındaki birçok tema (örneğin bir kadının veya adamın
portresi veyahut da bir hayvan betimlemesi) her daim geçerliğini korumakta ve
günümüzde de halen uygulanmaktadır. Ancak tarihsel süreçte insana ait
dünyevi kavramların anlamları da zaman içinde değişiklik ve çeşitlik göstermiş
ve bu bağlamda kavramların somut karşılığı olan sanat olgusu farklı zaman
dilimlerinde farklı maddi ve manevi anlayışlarla vücut bulmuş ve böylece sanat
olgusu zaman içinde tanım, anlam, işlev, değer ve aidiyet yönünden farklılık
göstermiştir.
Fotoğraf 1-2-3. Anubis heykeli, M.Ö. 15. ve 12. yüzyıllar arası, Gotik döneme ait bir Gargoyl
heykeli, 12. ve 17. yüzyıllar arası, Peter Paul Rubens, 1613-1615, Aslan İnindeki Daniel Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
Fotoğraf 4-5-6. Pablo Picasso, 1942, Boğa Başı, Alberto Giacometti, 1951, Köpek, Jeff Koons,
1994-2000, Balon Köpek
Fotoğraftaki eserler tarihin farklı dönemlerine aittir ve bu eserlerin ortak
paydası model aldığı doğa gerçekliği, hayvan betimidir (Fotoğraf 1-6). Eserlerde
modelin işlenişi ve eserin biçimsel gerçekliği doğrusal biçimde eserin ait olduğu
dönemin doğa ve gerçeklik anlayışını ve beraberinde üretim/yaratım anlayışını,
kültür anlayışını, insan anlayışını, ‘ben’lik anlayışı, sanat ve sanatçı anlayışını,
değer anlayışını, katiyet veyahut da görecelik anlayışını göstermektedir. Bu
biçimsel farklar aynı zamanda insana ait dünyevi kavramların farklı
dönemlerde nasıl vücut kazandığını ve kavramların zaman içinde ne şekilde
değişime uğradığını da göstermektedir.
A. Zanaat Kapsamındaki Sanat Olgusu
Geçmiş zamanlarda, özellikle de bütüncül bir anlayışa sahip medeniyetler
aidiyetindeki zaman dilimlerinde, sanat olgusu kapalı bir tanımla karşımıza
çıkar. Bu tanım sanat ediminin amacını ve işlevini belirgin kılar. Örneğin Antik
Mısır döneminde veya gotik dönemde resim ve heykel yapılmasının tekil ve
belirgin bir amacı olduğu söylenebilir. Bu gibi bütüncül anlayışa sahip
dönemlerde ve medeniyetlerde resim ve heykel bütün bir medeniyetin
kutsal/dini değerlerini vurgulamak ve bu manevi değerleri ölümsüzleştirmek
üzere uygulanmaktadır. Bu kapsamda sanat, modern zamanların anlayışıyla bir
yaratma alanı değil, bir uygulama alanıdır. Dolayısıyla sanat henüz zanaattan
ayrı bir alan değildir. Bu kapsam aynı zamanda sanat yapmanın ölçütlerini ve
aynı zamanda uygulayımcının rolünü ve uygulayım sınırlarını da belirgin kılar.
Şunu belirtmek gerekir ki sanat alanının zanaat alanından kesin çizgilerle
ayrılması ancak 18. yüzyıldaki sanat olgusuyla birlikte meydana gelmiştir. Bu
bağlamda bizim bugün çağdaş anlamda sanat dediğimiz şeyin kökeni de ancak
18. yüzyılda ortaya çıkan ‘güzel sanatlar’ olgusuna dayanmaktadır. Bu zamana
kadarki sanat olgusu ve kapsamındaki resim ve heykel işçiliği zamanının
ifadesiyle zanaatçılığının bir ürünü olarak belirir. Bu noktada 18. yüzyıla kadarsüren zaman dilimlerinde sanat olgusuna ve sanatçı varlığına dair genel bir
anlayış hâkimdir denilebilir.
Fotoğraf 7-8-9. Gize Sfenksi, M.Ö. 2500 yılları, Tutankhamun Maskı, M.Ö. 1300 yılları, II.
Ramses, M.Ö. 1200 yılları
Sanat tarihine baktığımızda Antik Mısır sanatı özellikle heykel alanında
önemli bir karakter ortaya koyan ilk medeniyet olarak belirir. Yukarıdaki
örneklerde Antik Mısır dönemine ait büstler/heykeller görülmektedir (Fotoğraf
7-9). Antik Mısır sanatının görkemi, sanat olgusunun kesin bir amacında ve
heykel yapmanın belirgin ölçütlerinde saklıdır. Öncelikle Antik Mısırda
heykel/büst yapılmasının çok belirgin bir amacı vardır. Buradaki amaç ne estetik
duyuma ve hazza dayanır, ne de sanat (modern zamanlardaki gibi) bağımsız bir
sorgulama, keşfetme, karar verme ve yaratma alanıdır. Buradaki yegâne amaç,
öncelikle kutsal tanrıların imgeleştirilmesi ve ardından kendisi de bir tanrı
sayılan ancak ölümlü olan firavunun bu dünyadaki imgesinin korunması ve
varlığının ebediyete dek yaşatılmasıdır. Bu amaç doğrultusunda heykel
yapmanın ölçütleri de yasalaşmıştır. Bu yasalar sanata başlamadan önce
öğrenilmesi ve uyulması zorunlu olan prensiplerdir.
Oturan heykeller ellerini dizlerine koymak zorundaydılar. Erkeklerin
tenleri, kadınlarınkinden daha koyu bir renkle boyanmalıydı. Her
Mısır tanrısının görünümü, önceden sıkı sıkıya saptanmıştı. Güneş
tanrısı Horus’u ya bir doğan ya da doğan başlı olarak; ölüm tanrısı
Anubis’i de, ya bir çakal, ya da çakal başlı olarak imgeleştirme
zorunluluğu vardı (Gombrich, 1980: 38).
Gombrich’in bahsettiği üzere heykelci sözcüğü o zaman, “yaşamı
koruyan kişi” ile eş anlama gelmektedir. Bu anlayış kapsamında heykeltıraş,
ancak el becerisini kendisinden önce belirlenmiş olan plastik ölçütler
doğrultusunda uygulayan bir zanaatkâr olarak belirir. Bu noktada bizim bugün
modern anlamda sanat dediğimiz özgün yaratma eyleminin o zamanda birSanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
karşılığı olmadığı, sanatın ancak zanaat ile eş anlama geldiği ve karşılığının da
ustalıklı el işçiliği olduğu ve bu işçiliğin de büyük oranda öncülü taklit etmeye
dayandığı söylenebilir. Gombrich’in zamanın heykeltıraşı hakkında belirttiği
üzere “Hiç kimse de ondan, değişik bir şey istemiyordu. Kimse ondan, “özgün”
olmasını beklemiyordu. Tam tersine, geçmişin hayran kalınan anıtlarına en iyi
yaklaşmasını bilen kişi, olasılıkla, en iyi sanatçıydı” (Gombrich, 1980: 39).
Burada kilit nokta şu olarak belirir ki, sanat yapmanın koşullarının bu
denli katı ve istisnasız olması mevcut sanat anlayışına belirgin ve sabit bir tanım
getirmiştir. İşte tam da bu noktada bizim artık 21. yüzyılda
bahsedemeyeceğimiz (belki kimi gruplarca ve inisiyatiflerce halen mümkün
olabilir ancak asla bir uygarlığın ve toplumun bütününe hâkim olamayacak) bir
değer karşımıza çıkmaktadır: Üslup.
Mısır sanatının en büyük üstünlüklerinden birisi, her heykelin, resmin
veya mimari biçimin, sanki tek bir yasa buyruğunca mekânda yer
almasıdır. Bir halkın bütün yaratılarının kuşkusuz uyduğu bu yasaya
biz, “üslup” diyoruz. Bir üslubu neyin oluşturduğunu sözcüklerle
anlatmak çetin bir iş, ama onu gözle bulgulamak daha bir çetin. Tüm
Mısır sanatını yöneten kurallar, her bireysel yapıta ağır başlı bir uyum
ve denge etkisi katmaktadır (Gombrich, 1980: 38).
Bu değinilerin ardından söylenebilir ki, sanat olgusunun tanımının
belirginliği ve niyetinin tekilliği sanat eserinin de anlamını ve işlevini belirgin
kılar. Bu hususta sanatçının konumu ve rolü de belirlilik kazanır. Bu tip bir sanat
anlayışı yalnızca Antik Mısırda değil, bütüncül anlayışa sahip olan tüm
uygarlıklarda görülmektedir. Bu noktada kültürel bütünlüğü ve tutarlılığı
sağlayan en belirgin faktör ise kültürün yegâne sembolü olan din olgusudur.
“Sanatı anlamaya yönelik eski çaba olan din tarihsel olarak kültür simgelerinin
kaynağı olmuştur” (Bell, 1978: 1171). Bu hususta sanatın ve sanat eserinin amacı
uygarlığa ait manevi değerlerin maddi bir beden kazanarak anıtlaştırılması ve
ölümsüzleştirilmesidir. Sanat eseri krallığın, devletin, kilisenin vb. idari organın
hükmünde vuku bulur ve eser sanatçının değil bu idari organın aidiyetinde var
olur. Sanat eserinin dini özü aynı zamanda eserin ahlaki kapsamını oluşturur ve
bu kapsamda sanat eserinin statüsü ticari bir mal olmanın aksine uygarlığa,
devlete, kiliseye ait kutsal bir mülk olmaktır. Sanat olgusu bu aidiyet
çerçevesinde vuku bulmaktadır.
Böylece söylenebilir ki, uygarlıklar aidiyetindeki sanat olgusu belirgin
üsluplar halinde karşımıza çıkmaktadır. Üsluplar medeniyetin yaşam kültürünü yansıtan bütüncül bir sanat anlayışına dayanmaktadır. Elbette bu bütüncül
anlayış totaliterdir. Yalnızca Antik Mısır da değil moderniteye kadar uzanan
binlerce yıllık sanat tarihinde sanatın zanaatın bir kolu olması ve kapsamının
doğrudan din kültürüne dayalı olması sanat olgusunun ana hattını çizmiş; sanat
eserinin amacını ve işlevini belirlemiştir. Bu berraklık neticesinde denilebilir ki
sanat bireysel değil bütünsel bir meseledir ve bütünün ölçütleri doğrultusunda
yine ait olduğu bütünü simgeler. Dolayısıyla sanat üslupları ayrı ayrı
sanatçıların değil bütün bir medeniyetin sanat biçimi olarak karşımıza çıkar.
B. Güzel Sanatlar Olgusu
Bizim bugün çağdaş anlamda sanat dediğimiz şeyin kökeni değilse de
(yaratıcı ve özgünleşmeye başlayan bir birey olarak) sanatçı dediğimiz şeyin en
geri plandaki kökeni ancak Rönesans’a dayandırılabilir. Yine de unutmamak
gerekir ki, Rönesans döneminde sanat, bağımsız bir yaratma alanı değil ancak
zanaatın bir kolu olarak yaşamaya devam etmiştir. “Bizler, Rönesans resimlerini
yalıtılmış sanat eserleri olarak görmeye o denli alıştık ki Rönesans’ta güzel
sanatlar kategorisinin bile olmadığını keşfedince şaşırıyoruz.” (Shiner, 2013: 67).
Rönesans’la birlikte sanat olgusunun ana hattı; temaları, amacı ve işlevi çok
büyük farklılık göstermemişse de sanatçının statüsü değişmeye başlamıştır.
Rönesans döneminde sanattaki ana temayı değilse bile üslubu belirleyen
sanatçılar olmuştur. Öyle ki, sanat eserlerinin ardında sanatçıların özel isimleri
anılmaya, hatta eserlerin içinde sanatçıların portreleri belirmeye başlamıştır.
Sanatçı, artık belli ölçütler kapsamında yalnızca genelgeçer tekniği uygulayan
bir el işçiliği ustası olmanın ötesinde (kısmi olsa dahi) kendi ölçütlerini kendisi
belirleyen, teorik değil ancak pratik ölçüde özgün tavrını ve hatta eserde maddiolarak kendini yansıtan bir bilinç olarak karşımıza çıkar.
Michelangelo 1523 senesinde yazdığı bir mektupta Papa II. Julius’un
kendisine Sistina Şapeli’nde “istediğini yapması”na izin verdiğinden
söz ediyor. Buradaki “istediğini yapması”, “istediği şeyin resminin
yapılabileceği” anlamına gelmiyor, “bunun yerine … kendisine verilen
temayı istediği tarzda işleyebileceği” anlamına geliyor (Shiner, 2013 Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
Fotoğraf 10-11. Michelangelo Buonarroti, 1498-99, Pietà, Michelangelo Buonarroti, 1501-04,
David
Elbette burada bahsi geçen örnek, Michelangelo Buonarroti, bugün
bakıldığında son beş yüz yıllık heykel tarihindeki öncü bir deha olarak
belirmektedir. Bizler bugün 21. yüzyılda sanatla uğraşırken ve envaiçeşit
konuya değinirken kendi perspektifimizi ortaya koyuyor, kendi bakış
açımızdan ödün vermiyor ve eserle birlikte kendi benliğimizden dem
vurabiliyorsak, işte bu tip bir sanat ediminin hayati önem taşıyan bir öncüsü
Michelangelo’dur denilebilir (Fotoğraf 10-11).
Ancak belirtmek gerekir ki, “O dönemde, belli başlı Avrupa dillerinin
hiçbirinde “sanatçı” ile “zanaatçı” arasında modern anlamda sistematik bir
kavramsal ayrım yapılmıyordu.” (Shiner, 2013: 73). Dolayısıyla kendi
döneminin koşulları kapsamında Michelangelo gibi bir örnek dahi zamanının
ifadesiyle Sanatçı değil, bir zanaat adamı; usta bir heykeltıraş olarak
ifadelendiriliyordu.
Bu deyişlerin ardından söylenebilir ki, Rönesans’la birlikte başlayan
süreç, sanatçı ifadesinin, henüz zanaatçı ifadesinden tam anlamıyla kopamamış
olsa dahi, eser kapsamında kendi benliğini yansıtan bir bireyin ifadesi olma
noktasının başlangıcıdır denilebilir.
Kabaca 1350-1600 arasını içine alan ve bizim Rönesans dediğimiz
dönem, eski sanat/zanaat sisteminden bizim modern güzel sanatlar
sistemimize doğru yaşanan uzun ve kademeli bir geçiş sürecinin
başladığı dönemdi aynı zamanda. Ancak bir geçişin başlamış olması
bunun yerleşikleşmesi anlamına gelmiyor; nitekim bu dönemde, küçük
bir seçkinler sınıfı arasında yeni fikir ve tutumların ortaya çıkmasınarağmen, çoğu uygulama hâlâ eski sanat sisteminin varsayımlarınca
düzenleniyordu (Shiner, 2013: 67).
Sanat sisteminde görülen belirgin bir değişim ancak 18. yüzyıla
dayanmaktadır ve bu yöndeki en önemli faktör elbette Aydınlanma olgusuyla
birlikte din olgusunun önceki yüzyıllara oranla hükmünün azalması olarak
belirir. Bu hususta din olgusu sanat alanının ana teması olmaktan uzaklaşmış ve
dolayısıyla sanatın ana hattı, kapsamı ve amacı değişime uğramıştır.
Yüzlerce hatta binlerce yıldır belli ölçütler doğrultusunda ve belli bir
niyete dayalı olarak vuku bulan sanat/zanaat olgusu bu dönemde kesin
çizgilerle birbirinden ayrılmış, zanaat kolları teknik uygulayım neticesinde
faydacı ürünler vermeye devam ederken, sanat insan bilincini, benliğini ve
yaratıcılığını ön planda tutan özerk bir alana dönüşmüştür. Güzel Sanatlar
ifadesi de ancak bu yüzyılda ortaya atılan bir kavramdır. Bu kapsamda sanatın
kolları; mimari, heykel, resim, müzik, şiir, edebiyat gibi alanlar fayda, taklit,
deha, hayal gücü, beğeni, ince zevk ölçütleri kapsamında farklı sınıflara
ayrılmıştır.
Elbette bu değişimlerin ardından sanatın amacı ve işlevi de değişime
uğramıştır. Sanat artık dini dogmaları betimlemek üzere değil, özgür iradesiyle
düşünen insanın yüksek benliğinin bir yaratımı olarak vuku bulmaktadır.
Bunlarla birlikte sanatçı ifadesi de zanaatçı sınıfından kesin biçimde ayrılmış ve
sanatçı sınıfının statüsü yüksek değer kazanmıştır.
Eski sistemde bir zanaatçı/sanatçıda olması gerektiği düşünülen ideal
nitelikler dehayla kuralı, esinle hüneri, yenilikle taklidi ve özgürlükle
de hizmeti birleştirirken XVIII. yüzyılın akışı içerisinde bu nitelikler
tamamen birbirinden ayrılıyordu. Bu bağlamda, esin, hayal gücü,
özgürlük ve deha gibi bütün “şiirsel” vasıflar sanatçıya atfedilirken,
beceri, kurallar, taklit ve hizmet gibi bütün “mekanik” vasıflar
zanaatçıya düşüyordu. Örneğin, Académie Française’nın 1762 tarihli
sözlüğünde “sanatçı” “dehayla elin el ele vermesi gereken bir sanatı
icra eden kimse” olarak tanımlanırken zanaatçı sadece “bir mekanik
sanat işçisi, bir meslek sahibi” olarak anılıyordu (Shiner, 2013: 160).
Sanat olgusunun bu değişimlerden önceki kapsamının din temelli olduğu
ve dinin ahlaki yasaları kapsamında da toplumun bütününe hitaben vuku
bulduğu düşünülürse eğer dogmatik yapıda olan sanat olgusunun özünde
yukarıda bahsedilen esin, hayal gücü, özgürlük, deha gibi vasıflara veyahut da
estetik duyuma hitaben vuku bulmadığı rahatlıkla söylenebilir. Henüz Güzel
| 139 |
Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri ÜzerineSanat olgusunun ortaya çıkmadığı dönemlerde sanat eseri güzeli değil ancak
doğruyu ön planda tutmuştur ve bu unsur eserin biçimsel yönünden ziyade
onun ahlaki içeriğiyle ilintilidir. Bu anlayış çerçevesinde resim ve heykelin olası
güzelliği salt bir estetik kaygısından önce vurguladığı ahlaki doğruluktan ve
ancak bu ahlakın güzelliğinden ötürüdür denilebilir.
Eğer bu noktada sanatın zevke ve beğeniye hitap ettiği göz önünde
bulundurulursa, sanatın hitap ettiği kesimin de zevk ve beğeni ölçütleri
doğrultusunda ayrıştığını ve bölündüğünü söylemek mümkündür. Ancak bu
bölünme ve fikir farklılıkları dahi sanatın demokratikleşme yolunda kat ettiği
önemli bir mesafe olarak göze çarpar.
XVII. yüzyılda, yazarların, bestecilerin ya da ressamların çoğunun
izlerçevresi, özgül talepleri olan ve beğenileri de çok iyi bilinen az
sayıda müşteriler, uzmanlar ve amatörlerden ibaretti. Fakat XVIII.
yüzyılda, dinsel olmayan konser, resim sergisi ve edebiyat eleştirisi gibi
yeni sanat kurumlarının da katkılarıyla çok daha büyük ve karmaşık
bir kamuoyu oluşmuştu, bu kamuoyunun artan çeşitliliği ve
anonimliği, sanat kavrayışını şekillendiren terimlerin yeni baştan
tanımlanmasını zorunlu hale getirdi. Sergilere ve konserleregiden,
kitapları ve eleştirileri okuyan ve bunları tartışmak amacıyla kafe ve
kulüplerde toplanan bu izlerçevre artık o kadar genişti ki sanatsal
üretim bunların ortak bireysel tercihleriyle sürdürülebilecek bir
desteğe kavuşmuştu. (Shiner, 2013: 139).
Tam da bu noktada sanatın muhatap kesiminin çeşitlik kazandığı
söylenebilir. Çağın değişen gerçeklik anlayışına paralel olarak sanat, artık inanç
sisteminin öğretilerinin değil, özgür düşüncenin ve de eleştirinin hüküm
sürdüğü bir platform haline gelmiştir. Bu hususta sanat artık dinin ve
dolayısıyla kilisenin egemenliğinden ve dolayısıyla devlet mülkü olmaktan
çıkmıştır.
Ancak bu noktada önemli bir ayrıntı şu olarak belirir ki, sanatın ancak
deha, özgürlük, yüksek benlik, yaratıcılık ve ince zevk gibi unsurların
yüceltildiği “şiirsel” bir platforma dönüşmesi sanatın ancak yüksek kültürün
ihtiyaçları ve desteği doğrultusunda yönlenmesine sebebiyet vermiştir. Bunun
karşılığında sanat artık kendi piyasası oluşan özerk bir alana dönüşmüş ve sanateserleri de bu piyasanın ticari malları haline gelmiş gözükmektedir.
Kültürdeki değişiklikler toplumsal bir yapıyla karmaşık yollardan
etkileşir. Bir hamilik sisteminin olduğu yerde, hami –prens, kilise ya da devlet– bir sanat eseri sipariş eder ve kurumun, sözgelimi Kilisenin
kültürel ihtiyaçları ya da prensin zevkleri, ya da Devletin yüceltilme
talepleri, dönemin hâkim üslubunu belirler. Ama sanatın alınıp
satıldığı yerde, kültürle toplumsal yapının çakıştığı yer piyasadır.
Kültürün bir mal haline geldiği yerde burjuva zevkinin öne çıkması
beklenir. Ama sıra dışı bir tarihsel olguyla, durum böyle olmamıştır.
(Bell, 1978: 1173).
Bell’in yukarıdaki paragrafta vurguladığı tarihsel olgunun karşılığı
elbette sanat alanında 19. yüzyılda vuku bulan Modernizm’dir.
Modernizm, tartışmasız, Batı kültüründeki büyük yaratıcılık
dalgalarından birini yaratmıştır. 1850’den 1930’a kadar olan edebiyat,
şiir, müzik ve resimde –daha büyük şaheserler değilse bile– büyük
olasılıkla daha önce bildiğimiz bütün dönemlerden çok daha çeşitli
deneyler görmüştür. Bunun büyük kısmı kültürün yaratıcı
geriliminden, ona rakip olan tutumla birlikte, burjuva toplumsal
düzenine karşı doğdu. (Bell, 1978: 1172).
Böylece 19. yüzyılda sanat alanında gerçekleşen köklü bir değişim sanatın
soylu sınıf hâkimiyetinden çıkması olarak belirir. Modernizmin getirdiği hayati
bir yenilik sanat alanında egemenliğin sanatçılara geçmesidir ve bu değişim
sanatçının toplum içindeki rolünü ve işlevini değiştiren bir başka dönüm
noktası olarak belirir. Bu dönemle birlikte sanat olgusu ‘Güzel Sanat’
anlayışından ‘Modern Sanat’ anlayışına evrilir.
C. Modern Sanat Olgusu
Modern Sanat olgusu sanatın artık laik ve demokratik bir kurum olarak
özgürlüğünü ilan etmesidir denilebilir. Bu kapsamda sanat olgusu sanatçıların
aidiyetine girmiş ve sanatçılar artık kurumlardan veya yüksek sosyeteden
sipariş alan değil, bağımsız birer yaratıcı birey olarak kendi siparişini
kendilerine vermeye ve konularını kendi seçmeye başlamış, en önemlisi de
betim tarzlarını tamamen kendi özgür iradelerince ortaya koymuşlardır. Öyle
ki, bu özgürlükçü tutum sanatta yüzyıllarca egemen olan natüralist tavrın
yıkılmasına ve sanat alanında beliren yeni konularla beraber yeni görme
biçimlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çoğunlukla modern sanat
akımlarını birbirinden ayıran temel unsurlar da ele alınan temalar ve bu temalar
kapsamında birbirinden ayrışan görme biçimleri ve de bu biçimlerin betim
tarzları olarak belirir. Bu dönem hem tek tek sanatçıların yaratıcı birer birey
olarak hem de bu tekil bireylerin/sanatçıların ortak bir tema kapsamında bir Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
bütün olarak yeni sanat anlayışlarını ortaya koyduğu bir sanat dönemi olarak
belirir; izlenimcilerin ortak probleminin dış mekân ve ışık unsuru olması,
kübistlerin model alınan bütünü parçalara ayrılması ve bu bütünü yeniden
kurgulaması, fütüristlerin değişen üretim anlayışına bağlı olarak geleneklere
rest çekmesi ve güncel konular ve malzemeler arayışı, konstrüktivistlerin gerçek
mekân ve gerçek malzeme vurgusu bağlamında resim ve heykeli mekânsal
kapsama taşıması ve sanatı mimariyle bütünleştirmesi vb.
Şunu belirtmek gerekir ki, bu bölümdeki ana problem modern sanat
akımlarını ayrı ayrı sorgulamak değildir. Burada vurgulanmak istenen özellikle
sanat alanında bir dönüm noktası olan modern düşüncenin dayandığı hayati
unsurlar ve bu unsurların ancak yarım yüzyıl içinde (ve elbette çağın hızla
değişen ve gelişen üretim olanakları doğrultusunda) hızla evrilerek sanat
olgusunu, sanatçının konumunu ve sanat eserinin değerini ve yaşam içindeki
yerini nasıl değiştirdiğidir.
Modernizm olgusunun çıktıları her coğrafyada ve her kültürde farklı
biçimde vuku bulmuştur. Ancak ortak olan nokta şudur ki, modern hareket
bütün kültürlerde toplu bir yenilenmeyi doğurmuştur. 18. yüzyılda
Aydınlanma olgusuyla birlikte din kültürün yegâne simgesi olmaktan çıkmış ve
ardından gelen süreçteki yeni yaşam felsefesi inançsal değil akılsal ilkelere
dayanmaya başlamıştır. Bu noktada insan aklı ve aklın doğurduğu yeni fikirler
kültürel değişimin ana kaynağı olmuştur. Böylece söylenebilir ki, her kültürün
ve toplumun değişim ve yenilenme süreci yine o toplumun modernleşme
sürecini oluşturur ve bu süreç aynı zamanda bütün olarak toplumun ve tekil
olarak bireyin yeni kimlik arayışını işaret eder.
Modernleşme süreci elbette yalnızca resim ve heykel alanındaki yeni
fikirlerden ve değişimlerden ibaret değildir; yeni dünya görüşlerini ve düşünce
sistemlerini doğuran yeni felsefi ve edebi kuramlar, yeni üretim anlayışı ve
beraberinde sanayileşme, kentleşme ve beraberinde yeni mimari üsluplar, yeni
icatlar ve sanat alanının da kaderine yansıyan bir etken olarak fotoğraf makinesi
ve yeni baskı tekniklerinin ortaya çıkması vb. daha birçok sebep bu değişimler
arasında sayılabilir. Elbette sanatın bağımsız bir alana dönüşmesi demek, sanat
olgusunun tüm bu kültürel değişimlerden bağımsız olarak kendine dönük
mutlak bir platform haline gelmesi demek değildir. Aksine sanat olgusunun tam
da bu kültürel değişimlere bağlı olarak doğal biçimde evrildiği söylenebilir. Bu
demektir ki sanat olgusu ve bu kapsamda ortaya konan sanat eserleri, yine her
zaman diliminde kendi çağının gerçeklik anlayışını, yönetim anlayışı, birey ve özgürlük anlayışını ve de kültürel yapının göstergesi olan üretim anlayışını
yansıtan bir alandır. Dolayısıyla antik dönemlerdeki genel dünya görüşünün ve
kültürel yapının bir çıktısı olarak sanat olgusu ile modern dönemdeki sanat
olgusu birbirinden farklı özlere sahiptir.
Shiner, genel olarak anladığımız haliyle sanatın, hemen hemen iki yüz
yıllık bir geçmişi olan bir Avrupa icadı olduğunu ve bunun öncesinde, iki bin
yıldan fazla bir ömür sürmüş olan daha geniş çerçeveli ve daha faydacı bir sanat
sisteminin egemen olduğunu belirtir (Shiner, 2013: 20). Bunun ardından şöyle
söylenebilir ki, sanat dediğimiz olgu yüzlerce hatta binlerce yıllık karşılığıyla
zanaat kapsamında, besbelli ve katı kuralları olan bir uygulayım alanıdır ve
resim-heykel yapmanın normları heykeltıraş veya ressam daha işe başlamadan
çok daha önce belirlenmiştir. Heykeltıraş veya ressam dediğimiz zanaatçı ancak
kendisinden önce belirlenmiş olan ölçütler doğrultusunda teknik becerisini
ortaya koyan ve yasalaşmış kurallar dâhilinde öncülü (olumlu anlamda) taklit
eden bir edimcidir.
Ancak modern düşünceyle ve ardından gelen süreçte sanat dediğimiz,
sanatçı dediğimiz ve sanat eseri dediğimiz şeyler yukarıda bahsedilen anlayışın
neredeyse tam tersine doğru evrilmiştir. Sanat modern dönemde belli bir norma
dayanmayan, bu normları ancak ve ancak sanatçının bizatihi kendisinin
belirlediği ve hatta bu bağlamda öncülünden kopamayan bir sanat ediminin
ancak (olumsuz anlamda) taklit ve değersiz sayıldığı bir alan haline gelmiştir.
Bu değişimin kaynaklarını elbette özellikle 20. yüzyıla doğru yaklaşan
zamanda hem sanat alanına hem de yaşamın tüm alanlarına yansımış olan yeni
teknik/teknolojik gelişmelerde, değişen üretim anlayışında, geleneksel anlayışa
savaş açan yeni yaşam felsefesinde; ‘birey’ kavrayışında ve bireysel düşünme
biçimlerinde aramak doğru olacaktır.
Birey vurgusu modern düşünceyle birlikte sanat alanındaki genişlemenin
ve sınırsızlığın tabanında yatan öncelikli değer olarak belirir. Modern düşünce
daima sanatçıya yani yaratıcı bireye ve yaratılan eserin özgünlüğüne ve
eşsizliğine vurgu yapmıştır. Elbette 19. ve 20. yüzyılın dünya görüşünde ve
yaşam biçiminde hayati bir rolü olan varoluşçuluk felsefesinin ortaya koyduğu
yegâne değerdir birey. Bu bağlamda sanatçının bireysellik ve özgünlük arayışı
bu varlık anlayışının zorunlu bir çıktısıdır. Bu vurgu hayati değere sahiptir zira
sanatçının benlik arayışı sanat olgusunun işlevini ve sanat eserinin alımlanış
biçimini topyekûn değiştirmiştir. Böylece sanat eserinin yaşam içindeki yerinin, Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
sanatçının konumunun ve de sanatla yaşam arasındaki ilişkinin değişime
uğradığı söylenebilir.
Bell, sanat alanındaki hâkim anlayışın ve kaidelerin modern hareketle
birlikte bozulduğunu belirtir ve modern hareketin üç ana hattına şöyle vurgu
yapar:
Eğer bilim doğanın birliğinin aranmasıysa, din de uygarlıkların farklı
tarihsel dönemleri içinde kültürün birliğinin aranması olmuştur. Bu
daireyi tamamlamak üzere, din anlamın dokusu olarak geleneği örmüş
ve kültür kapılarını dinin ahlaki normlarını tehdit eden sanat eserlerini
reddederek korumuştur. Modern hareket bu birliği bozar. Bunu üç
şekilde yapar: Estetiğin ahlaki normlardan bağımsız olduğunda ısrar
eder; yeni ve deneysel olana daha yüksek değer verir; ve benliği
(özgünlük ve eşsizlik arayışı içinde) kültürel yargının temel taşı ilan
eder (Bell, 1978: 1171).
Bell’in vurguladığı üzere, modern hareketin tematik yöndeki yeniliği,
deneyimin sınır tanımaması gerektiği, “hiçbir şeyin kutsal olmadığı”dır.
Şüphesiz bu anlayış sabit bir ana temadan ziyade türlü yaşamsal temaların
ortaya çıkmasını güdümleyen bir anlayıştır. Üslup yönündeki değişim ise
yaygın bir biçim anlayışından vazgeçilerek yeni ve deneysel biçimlerin
aranması ve mimesisin reddedilmesidir. Bell, benlik (özgünlük ve eşsizlik) dediği
olguyu ise medyumla ilişkilendirir ve medyumun doğasının sanatçılar için
bireysel bir sorun haline geldiğini vurgular. Son yirmi beş yıldır1, içerik ya da
biçimle (yani üslup ve türle) değil, sanat medyumunun kendisiyle uğraşıldığını
ve bunun medyumun kendisinin doğasının ve sınırlarının biçimsel araştırmaları
değil, benliğin ifadeleri olarak yapıldığını belirtir (Bell, 1978: 1172).
Bu dönemde sanatın üretiminin bireysel bir mesele haline geldiği
söylenebilir. Sanat alanında artık düşünsel ve edimsel anlamda toplu yasaların
olmaması, aksine bu alandaki yasaların birey bazında yeniden oluşturulması
sanat alanındaki çeşitliliğin ve demokratikleşmenin kaynağı olmuştur.
Bell, sanat alanındaki değişimin ve genişlemenin sonucundaki önemli bir
noktaya dikkat çeker:
Bu değişimin bedeli kültürde tutarlılığın kaybolmasıydı, özellikle de
ahlaki normlara ve hatta kültürel yargı fikrinin kendisine çatışkılı bir
tutumun yayılmasında. Daha büyük bir bedel sanatla yaşam arasındaki
1 Daniel Bell’in “Modernizm ve Kapitalizm” adlı makalesi 1978 yılında yayınlanmıştır.ayrım bulanıklaşıp bir zamanlar imgelemde izin verilen şeyin (cinayet,
şehvet, sapkınlık romanları) sık sık fanteziye geçtiği ve yaşamlarını bir
sanat eseri kılmak isteyen bireyler tarafından yürürlüğe konduğu
zaman ve eleştirinin “demokratikleştirilmesiyle” birlikte, yargının
temel taşı artık ölçütler üzerine birtakım uzlaşmalar değil, sanatın
“benliği” büyüleme ölçüsüne göre herkesin “benliğinin” yargısına
dayanmaya başladığı zaman verildi (Bell, 1978: 1173).
Şüphesiz sanat anlayışının bütüncül kurallara dayalı olduğu dönemlerde
sanat belli bir kültürü belirgin biçimde simgeleyen (hem düşünsel hem biçimsel
anlamda) bir organ halinde mevcudiyetini sürdürmüştür. Sanat alanında
üsluptan ve belirgin kaidelerden bahsetmenin olanağını sağlayan temel unsur
kültürdeki katı tutarlıktır denilebilir. Elbette kültürdeki tutarlık halini sağlayan
sabit bir anlayış halinin bugüne oranla daha geniş zamanlı olduğunu söylemek
mümkündür. Bu anlayış çerçevesinde sanat eseri yenilikçi değil aksine gelenekçi
bir gerçekliktir. Şüphesiz günümüze oranla geçmiş yüzyıllarda ve
medeniyetlerde kültürel değerlerin ve düşünce biçimlerinin bu denli çeşitli
olmadığı veya bu denli hızla çeşitlenmediği veyahut da zaten bu çeşitliğe imkân
tanınmadığı söylenebilir. Elbette bu tip bir sanat anlayışı bugün bakıldığında bu
zamanın sanatçısı namına dayatmacı bir tavır olarak görünebilir. Zira sanatın
kurallarının sanatçıdan önce yazılması sanatçıyı da ancak usta bir zanaatçı
olarak konumlandırmıştır. Modern dönemde ve ardından ilerleyen süreçte ise
sanatın laik ve demokratik bir platform haline gelmesi sanatçıların da toplum
içindeki konumunu değiştirmiş, düşünen ve yaratan bir birey olarak sanatçılara
sonsuz özgürlük tanımıştır. Böylece modern dönemle birlikte sanatın yönünü
belirleyen de sanatçılar ve onların yaşanılan çağa dair yeni fikirleri ve yine
yaşanılan çağın olanakları dâhilindeki yeni üretim anlayışlarıdır. Böylece
denilebilir ki zamanın ve kültürün şartları ve ölçütleri ve bu ölçütlerin tutarlılığı
veya tutarsızlığı neticesinde belirginlik veyahut da belirsizlik kazanan bir
olgudur sanat.
Modern sanatla birlikte sanat alanındaki ilk önemli kopuş yansıtmacı ve
dolayısıyla katı biçimci tavrın yıkılması ise eğer, yüzyılın ikinci yarısında bunu
takiben vuku bulan bir diğer hayati kopuş eserin nesnelikten arınması olarak
belirir. Yansıtmacılığın reddi sanatçı ve model ilişkisini başkalaşıma uğratmış
ve sanatçı için model artık bir deney nesnesine dönüşmüştür. Bu noktada
sanatçının niyeti artık modeli ölümsüzleştirmekten farklı olarak model
üzerinden bireysel bir algıyla yeni ve özgün bir bakış açısı ortaya koymaktır
denilebilir. Sanatçının özgün biçim arayışı sanatçı ve model ilişkisini de Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
başkalaşıma uğratmıştır (Fotoğraf 12-14). İlerleyen zamandaki ikinci kopuş ise
artık biçimin ve dolayısıyla nesneliğin reddi olarak belirir. Nesneliğin
sorgulanması ve bitmiş bir eser anlayışına karşı ortaya konan yeni değerler sanat
olgusunun ve sanat eserinin anlamını, niyetini ve de değerini tamamen farklı bir
algıya taşımıştır. Sanatçı için model artık bir nesne olarak değil öncelikle zihinde
beliren bir kavram ve fikir olarak kendini gösterir.
Fotoğraf 12-13-14. Diego Velázquez, 1650, Papa Innocent X Portresi, Francis Bacon, 1953,
Velázquez’in Papa Innocent X Portresi Ardından Araştırma, Maurizio Cattelan, 1999,
Dokuzuncu Saat
Sanat alanındaki bu yeni anlayışın önemli bir çıktısı sanat eserinin ustalık
ürünü bir yapıt olma vasfının ikinci plana kaymasıdır. Bu dönemde sanat
alanındaki ana değer sanatçının el ustalığı değil fikirleri olarak belirir. Zira
yüzyılın ikinci yarısından itibaren eserin değeri nesneden kavrama doğru
sıçramıştır. Kavramın değer kazanmasıyla birlikte nesneye karşı süreç ve
bağlam, el işçiliğine ve zanaata karşı fikir ve eylem, mekânsızlığa karşı mekân
ve geniş zamanlılığa karşı şimdiki zaman gibi unsurlar sanat alanında yoğun
biçimde işlenen faktörler olarak belirmiştir. Bu faktörlerin nesnenin ana
bileşenleri olması dolayısıyla nesnenin de kapsamı ve bağlam içindeki rolü
değişime uğramıştır. Öyle ki ‘sanat eseri’, ‘başyapıt’, ‘şaheser’ ifadeleriyle anılan
varlık biçimi tam da 1950’li yıllarda ve ardından ilerleyen süreçte ‘sanat nesnesi’,
‘üç boyutlu nesne’ (Harrison & Wood, 2011: 869), ‘iş’ (O’Doherty, 2010: 27), hatta
‘üstünkörü bir iş’ (Harrison & Wood, 2011: 892) gibi ifadelerle anılmaya başlar.
Bu ifadelerin karşılığında eser artık farklı pratiklerin bir çıktısı olarak belirir.
Böylece söylenebilir ki çağımızın gerçekliği şaheserler veya başyapıtlar değil,
çağdaş düşünme pratikleri ve ilişki örgüsü yani bağlam üzerinden kurulan bir
bütünsellikle ortaya çıkan sanat nesneleridir. Bu noktada yeni düşünme
pratiklerinin değer anlayışı yalnızca nesneye değil, nesnenin ardındaki fikre, bağlama ve de yaşamsal boyuta dikkat çekmektedir. “Modernizm eskidikçe
bağlam içerik halini almaya başlar.” (O’Doherty, 2010: 19).
Bu anlayışın önemli bir çıktısı da sanatçı ve model ilişkisindeki köklü
değişimdir. Zira günümüzde bir zamana kadarki genelgeçer haliyle durağan bir
zaman kapsamında ve sabit biçimdeki somut bir gerçeklik olan model
anlayışından bahsetmek zorlaşmaktadır. Günümüz sanatında sanatçının modeli
şimdiki zamanda işleyen soyut ve kavramsal bir model olarak gözükmektedir.
Ancak eserin kavramsal içeriği eninde sonunda somut bir malzemeyle, sesle,
dille, yazıyla, mekânla veyahut da bir başka nesnenin olanağıyla vücut
bulmaktadır. Bu kapsamda kavram ve nesne bağıntısı şartlı bir ilişkisi olarak
belirmektedir (Fotoğraf 15-16).
Fotoğraf 15-16. Robert Barry, 1971, Zamanda ve Mekanda çok yakın olan bir şey, fakat henüz
bana tanıdık olmayan, Michelangelo Pistoletto, 1967-1974, Paçavralar Venüsü
Sanatın hayata ve dolayısıyla şimdiki zamana bu denli teğet olması
sanatın ve eserin özüne süreç olgusunu, eylemselliği, mekân ve zaman
gerçekliğini, değişkenliği ve çok anlamlılığı da doğrusal biçimde sokmaktadır.
Bu faktörler sanatın ve eserin tanımını kapalı değil açık tutmaktadır. Bu
çerçevede eserin anlamı ve değeri ancak sanatçı aidiyetindeki bir olguya
dönüşmektedir. Bu aidiyet çerçevesinde eser zamanın ve mekânın bir ucuna
tutunmuş bir sanat nesnesi, bir iş, üstün körü bir iş; çağımızın gerçeklik
anlayışıyla niteliksel değerinden bir sonraki aşamasında niceliksel anlamda bir
mal veyahut da yüksek maddi değere sahip ticari bir mal olarak yaşar.
Şüphesiz 20. yüzyılın sanat alanındaki belirgin bir problematik sanatın ve
sanat eserinin metalaşması olarak gözükmektedir. R. Williams 1987 yılında
eserin pozisyonunu ve metalaşmanın ana sebebini Modernizmin burjuva karşıtı
tavrını kaybetmesine ve yeni uluslararası kapitalizmle rahat bir bütünleşme Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
yaşamış olmasına bağlamaktadır (Williams, 1987: 1140). Sanatın ve sanatçının
bağımsızlaşması doğal biçimde sanat eserinin aidiyet bağını da kopartmış ve
sanat eserinin varoluş biçimini ve amacını değişime uğratmıştır. Bu kapsamda
eserin meta haline gelmesi onun aidiyeti veyahut da aidiyetsizliğiyle ilintili bir
mesele olarak belirir. Dolayısıyla çağımızın gerçekliğiyle kavramın somutluk
kazanması bir sonraki aşamada onun doğal bir biçimde metalaşmasına sebep
olmaktadır.
M. Lazzarato, sanatın metalaşmasına yönelik olarak sanatçı ve iktidar
arasındaki şartlı ilişkiye değinir ve fabrikadaki işin aksine sanatçının doğrudan
doğruya bir patronu olmasa dahi yalnızca üretim alanını tanımlamakla
kalmayan iktidar aygıtlarına tabi olduğunu ve bu aygıtların öznelliğin oluşum
şartlarını belirleyen ana bir faktör olduğunu vurgular (Lazzarato, 2017: 22). Bu
noktada Modernizmin ileri aşamasında sanatın ve sanatçının bir işverene
değilse de bir dizi iktidar aygıtına bağımlı olduğu rahatlıkla söylenebilir
(Lazzarato, 2017: 10).
M. Duchamp sanatçının kapitalist ekonomiyle bütünleşmesini ve sanatın
bir metaya dönüşmesini oldukça kesin ve ikna edici bir biçimde betimler: “Sanat
tıpkı spagetti gibi satın alınıyor.”, “İnce işler yapmaya vakit yok. Üretim öyle
yüksek bir tempoda gerçekleşiyor ki başka türlü bir yarış halini alıyor,”
toplumdaki yaygın hengâmenin bir parçasına dönüşüyor (Lazzarato, 2017: 21-
22).
D. Judd 1984 yılında eserin durumuna dair şöyle der: “Bugün Sanat
sıradan bir mal olmanın ancak bir gömlek üstündedir ve bütün metalar gibi
yönlendirilmeye açıktır.” (Judd, 1984: 1195). Bu deyişin vurgusu belirgin
biçimde sanat eserinin anlamının, aidiyetinin ve değerinin ucu açık olduğudur,
tıpkı günümüzde sanatçı ifadesinin tanımının da ucu açık olduğu gibi.
Tüm bu ifadeler sanatın ve sanat eserinin değerinin alçalması olarak değil,
çağın düşünme pratikleri, üretim anlayışları ve değer anlayışları doğrultusunda
sanat eseri dediğimiz varlık biçiminin çağın gerçekliğine paralel biçimde
evrimleşmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu noktada eserin tanımı ve niteliği de
doğrudan başkalaşıma uğramıştır. Denilebilir ki, eser kapsamında ancak eserin
nesnesinin değer oranı değişmiş ve yine eser kapsamında birey gibi, fikir gibi,
süreç gibi, mekân gibi, zaman gibi yine bireysel algıya yönelik parametrik
kriterler ve yeni düşünme olanakları ortaya çıkmıştır. Neticede sanat eseri kendi
çağının düşünsel ve edimsel pratiklerinin bir ürünü ve zamanının kültürel
değerlerinin göstergesidir. Bu noktada vurgu eserin değerinin yükselmesi veya alçalması üzerinde değil; kültürel yapının ve üreten bireyin değişen değer
anlayışı üzerinde olmalıdır. Bu ana ögelerin değişiminin direkt göstergelerinin
başında da sanat anlayışının ve sanat ürünlerinin geldiğini söylemek yanlış
olmayacaktır.
Bu deyişlerin ardından, sanat yapmanın belli ilkelere sıkı sıkıya bağlı
olduğu katı bir edim biçimden, yüzyıllar hatta binyıllar sonra sanat yapmanın
ancak bireysel bir mesele; çağdaş bir mesele haline geldiğini söylemek mümkün
gözükmektedir.
Modernleşme sürecinde farklı sanat akımları ve sanatçılar tarafından
ortaya atılan yeni fikirler ve kavramsal bağlamlar, manifestolar, yeni üretim
biçimleri, yeni malzeme önerileri, yeni mekân önerileri ve tüm bunlar
kapsamında ortaya konan ve zamanının avangartı sayılan sanat eserleri sanatın
sınırlarını büyük oranda genişletmiş, hatta belirsizleştirmiştir. Öyle ki, kendi
zamanının yerleşik sanat görüşüne aykırı biçimde ortaya konan tüm düşünceler
ve eserler ardından gelen sanat tarihsel sürecin de kaderini ve neticede sanatın
gelecekteki yönünü belirlemiştir. Sanatın kesin bir tanım, niyet, nitelik ve aidiyet
kapsamındaki bir edimden bireysel, algısal, değişken ve neticede olumsal bir
edim haline gelmesi, ucu açık olan sanat tanımının karşıtlarını da soğurmasına
ve kapsamına dâhil etmesine sebep olmuştur.
D. Çağdaş Sanat Olgusu
Sanatın kapsamı genişledikçe sanatın tanımı ve sanat eserinin anlamı ve
işlevi de bulanıklaşmaya başlamıştır. Tıpkı günümüzde medeniyet ve kültür
kavramlarının melezleşmeye ve bulanıklaşmaya başlaması gibi. Günümüz
sanatında ortak bir üslup anlayışı yerine ancak bireysel bir üslup anlayışından
bahsetmek mümkündür. Üslup olgusu yalnızca sanat anlayışının değil, daha
öncesinde medeniyetin ve kültürel yapının tanımladığı belirgin bir edimin
biçimsel karşılığı olmaktadır. Bu noktada üslubun çeşitliliği neticede kültürün
melez yapısından kaynaklanmaktadır. Şüphesiz, kültürün melezleşmesi o
kültürün yegâne değerlerinin de çeşitliliğini doğurur. Bu çeşitliliğin koşullu bir
getirisi kavramların anlamının çoğalmasıyla birlikte ortak bir tanımının
yapılmasını zorlaştırmasıdır. Bu noktada sanat olgusu çağdaş kavramların
somutluk kazanmasının ve böylece bireyin dünyadaki varlığını
anlamlandırmasının hayati bir aracı olarak mevcudiyetini sürdürmektedir.
Bizim bugün 21. yüzyılın ilk çeyreğinde çağdaş anlamda sanat dediğimiz
olgu belli bir coğrafyanın ve belli bir kültürün yaşam ve düşünce biçiminin Sanat Olgusunun Tarihsel Süreçte Değişen Tanımı, İşlevi ve Değeri Üzerine
ERÜSOSBİLDER
XL
V 2018/2
CC: BY-NC-ND 4.0
karşılığı olmaktan ziyade, farklı kültürlerin veyahut da karma bir kültürel
yapının değişken yaşam, düşünce ve üretim biçimlerinin ortak potası olarak
belirmektedir. Çağdaş sanat ifadesindeki önemli bir kapsam sanatın üretim ve
tüketim veyahut da alımlayım koşullarının ölçütlerini katiyetten göreceliğe
taşımasıdır.
Çağdaş sanat olgusunun mevcut ve güdümleyici prensibi sanat alanında
adeta birer ilke sayılan sanatçı ve model ilişkisi, sanatçı ve atölye ilişkisi, eser ve
galeri ilişkisi gibi kaidelerin negatif varoluşlarına yönelmesi olarak belirir. Bu
kapsamda sanatın ardındaki öncelikli motivasyon yeni ‘ben’liklerin ortaya
çıkmasıyla birlikte farklı bakış açıları sunabilecek yeni konuların, yeni üretim
olanaklarının, yeni mekânların ve yeni düşünme biçimlerinin açığa çıkartılması
olarak belirir. Bu noktada çağdaş sanat olgusu farklı kültürel değerleri ve
bunların maddi ve manevi varlıklarını ortak platforma veyahut da piyasaya
taşıyan bir anlayış olarak gözükmektedir. Sanatın çağdaş hali melez bir kültür
anlayışı kapsamında belli bir kültürel yapı dayatmasından farklı olarak, farklı
kültürel varlıkların tek bir potada erimesine yöneliktir denilebilir.
Çağın hızlı devinimi içerisinde gerçekliğin hızlı değişimi ve kavramların
çok anlamlılığı dolayısıyla sanat olgusu daima yeniden tanım ve biçim
kazanmakta ve bu kapsamda sanatçı da daima orijinali ortaya koymakla
mükellef olmaktadır.
D. Judd 1984 tarihli bir makalesinde sanat alanındaki hızlı devinime ve bu
devinim içerisinde sanatçının pozisyonuna dair şöyle der:
Barnet Newman’ın dediği gibi, sanat denen şeyin meseleleri olurdu.
Onbeş yıl boyunca meseleler azaldı, zayıfladı. Şimdi hepimizden
“kendi işimizi yapmamız” bekleniyor. Sanat tek başına birinin ara sıra
yaptığı hareketler haline gelecek (Judd, 1984: 1196).
Bugün, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sanat olgusu çağdaş kavramları
somutlaştıran ve gerçekliğin çok anlamlılığından türeyen farklı anlamları, olası
bakış açılarını, farklı düşünme biçimlerini; bizim birey olarak bizatihi
kavradığımız ve sahip olduğumuz dünya gerçekliğinin bir diğer alternatifini ve
yeni yaşam olanaklarını doğuran bir olgudur. Denilebilir ki bu da onun
bugünkü yegâne amacı ve işlevidir.
Sonuçta sanatın işlevi son aşamada “dünya olumsallığının” kendisinin
üretilmesini içerir. Gerçekliğin kabul edilmiş gündelik versiyonu da
kendisinin sürekli değişen bir şey olduğunu gösterir. Yani kendisinihep farklı şekillerde okunabilen bir şey olarak sergiler – bir yandan
alçaltılmış, ama diğer yandan yüceltilmiş bir şey olur (Luhmann, 1984-
86: 1132).
Sonuç
Sanat olgusu insani ve yaşamsal değerlerin kavranmasında ve bu
kavramların somutluk kazanmasında hayati bir rol üstlenmektedir. Tarihin
geçmiş zamanlarında dünyevi kavramların bütüncül bir anlayışa tabi olması
belli bir bütüne belirgin bir kültürel yapı kazandırmakta ve bu noktada
bireycilikten değil ancak medeniyetin bütününden bahsedilebilmektedir.
Zaman içerisindeki kaçınılmaz bir değişim toplumların kültürel yapılarının
değişimi ve karma bir kültür anlayışının vuku bulmasıdır. Şüphesiz, kültürün
melezleşmesi medeniyetin sabit değerlerine çeşitlilik kazandırmakta ve yeni
maddi ve manevi varlıkların doğmasına sebep olmaktadır. Yeni maddi ve
manevi değerlerin oluşumunun önemli bir getirisi bütüncül ve sabit anlayışın
yerine değişken bir anlayışın oluşumudur. Bu noktada zaman içinde ortaya
çıkan ana değer bütüncül anlayışın aksi olan bireycilik anlayışıdır.
Bireycilik anlayışının temelinde yatan unsur bireyin üstünlüğü olarak
belirir ve böylece kavramların algılanışı yine zaman içinde bütüncül bir
kapsamdan bireysel bir kapsama taşınmıştır. Bu noktada kavram tanımının
birey iyeliğine geçtiği, bireysel algıya yönelik olarak çeşitlik kazandığı, zaman
ve mekân olgusu dâhilinde değişime uğradığı ve böylece anlam hususunun
geniş zamanlı bir sabitlikten şimdiki zamanlı bir değişkenliğe ve çok anlamlılığa
doğru ilerlediği söylenebilir.
Bu değişkenlik ve çok anlamlılık çerçevesinde sanat olgusu da giderek
bireysel bir mesele, bir problematik haline gelmiştir. Geçmişte gerek tematik
gerek teknik anlamda normları belirgin bir edim olan sanat olgusunun
günümüze uzayan süreçte normları yavaş yavaş melezlik ve çeşitlilik kazanmış
ve dolayısıyla sanatın ölçütleri belirginliğini yitirmiştir.
Şüphesiz, bugün sanat olgusunun ardındaki birincil ve yegâne ölçüt
‘birey’in aidiyetindedir. Sanat alanındaki temel motivasyon güncel kavramların
bireysel bir perspektifle işlenmesi ve bu kavramların şimdiki zamanın çeşitliliği
içerisindeki olası karşılıklarının ortaya çıkartılmasıdır. Eğer ki bu noktada sanat
olgusuna dair bir bulanıklığın bahsi mevcut ise bunun birincil sebebi
günümüzde kültür kavramının, medeniyet kavramının ve bu kavramlar
kapsamındaki birey kavramının devingenliği ve istikrarsızlığıdır denilebilir. KAYNAKÇA
BELL, Daniel (1978). “Modernizm ve Kapitalizm”, 1900-2000, Değişen Fikirler
Antolojisi (Ed. Charles Harrison, Paul Wood), (Çev. Sabri Gürses). s. 1171-
1176. İstanbul, 2011: Küre Yayınları.
GOMBRICH, E. H. (1980). “Sanatın Öyküsü”, (Çev. Bedrettin Cömert), İstanbul:
Remzi Kitabevi.
JUDD, Donald. (1984). “… baş-yapıtlar değil, onların neden bu kadar az olduğu
hakkında”, 1900-2000, Değişen Fikirler Antolojisi (Ed. Charles Harrison,
Paul Wood), (Çev. Sabri Gürses). s. 1194-1197. İstanbul, 2011: Küre
Yayınları.
JUDD, Donald. (1965). “Özgül Nesneler”, 1900-2000, Değişen Fikirler Antolojisi
(Ed. Charles Harrison, Paul Wood), (Çev. Sabri Gürses). s. 869-873.
İstanbul, 2011: Küre Yayınları.
LAZZARATO, Maurizio. (2017). “Marcel Duchamp ve İşin Reddi”, (Çev. Sercan
Çalcı), İstanbul: Kolektif Kitap.
LEWITT, Sol. (1967). “Kavramsal Sanatla İlgili Paragraflar”, 1900-2000, Değişen
Fikirler Antolojisi (Ed. Charles Harrison, Paul Wood), (Çev. Sabri Gürses).
s. 892-895. İstanbul, 2011: Küre Yayınları.
LUHMANN, Niklas. (1984-86). “Sanat Eseri ve Sanatın Kendi Kendine
Reprodüksiyonu”, 1900-2000, Değişen Fikirler Antolojisi (Ed. Charles
Harrison, Paul Wood), (Çev. Sabri Gürses). s. 1129-1133. İstanbul, 2011:
Küre Yayınları.
O’DOHERTY, Brian. (2010). “Beyaz Küpün İçinde-Galeri Mekânının İdeolojisi”,
(Çev. Ahu Antmen), İstanbul: Sel Yayınclık.
SHINER, Larry. (2013). “Sanatın İcadı”, (Çev. İsmail Türkmen), İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
WILLIAMS, Raymond. (1987-89) “Modernizm Ne Zamandı?”, 1900-2000,
Değişen Fikirler Antolojisi (Ed. Charles Harrison, Paul Wood), (Çev. Sabri
Gürses). s. 1137-1140. İstanbul, 2011: Küre Yayınları.
SANAT OLGUSUNUN TARİHSEL SÜREÇTE DEĞİŞEN TANIMI, İŞLEVİ VE DEĞERİ ÜZERİNE
Reviewed by Ad / Zakir KAYA, Prof. Dr., KAYA NET GRUBU YÖNETİM KURULU BAŞKANI
on
Aralık 22, 2019
Rating: 5
Hiç yorum yok